Son yıllarda etrafında da mutlaka duymuşsundur:
“Mahallenin yarısı özel eğitim alıyor.”
“Eskiden bu kadar otizmli çocuk yoktu.”
“Ne oldu da bu kadar arttı?”
Bu cümlelerin altında hem merak, hem kaygı, hem de çoğu zaman belirsizlikten doğan bir korku var.
Önce şunu koymak gerekiyor:
Otizm bir suçlu değil, ayıp değil, ebeveynlik hatası hiç değil.
Otizm; beynin dünyayı algılama, anlamlandırma ve iletişim kurma biçiminin farklı bir örgütlenme hâli.
Bazı çocuklar kalın sesleri daha fazla duyar, bazıları renkleri daha yoğun hisseder, bazıları detaya çok daha fazla odaklanır…
Otizm spektrumundaki çocuklar için dünya çoğu zaman “çok sesli, çok parlak, çok hızlı” bir yer gibidir.
Onlar bu dünyaya uyum sağlamaya çalışırken; biz de onların dünyasını anlamaya çalışıyoruz aslında.

Sahada çalışan biri olarak farkettim ki: eskiden “tembel”, “yaramaz”, “inatçı” denilen pek çok çocuk, bugün gerçek ismini buldu:
Otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, duyusal hassasiyet…
Bugün otizmi daha çok duymamızın birkaç önemli nedeni var:
Yani kısacası:
Otizm bir anda ortaya çıkmadı;
biz nihayet çocukları daha dikkatle görmeye, daha doğru kelimelerle isimlendirmeye başladık.
Bu, korkulacak değil; aslında iyileştirici bir şey.
Bilimsel tanımı bir kenara bırakalım, herkesin anlayacağı bir yerden anlatalım.
Otizm spektrumundaki çocuklar genellikle:
Otizm şudur demek yerine, şunu kabul etmek daha gerçekçi:
Otizm, tek bir tip çocuk değil; çok farklı profiller içeren geniş bir yelpazededir.
Bazı çocuklar yoğun destekle ilerler, bazıları çok daha bağımsızdır. Ortak olan şey, dünyayı “nörotipik” çoğunluktan farklı algılamalarıdır.
“Öğretmen hanım, Ali söz dinlemiyor.
Çağırınca bakmıyor, kendi dünyasında.
Oyuna katılmıyor. Ne yapsak anlamıyor gibi.”
Sınıfta Ali’nin en sevdiği şey; pencereden geçen arabaları saymak.
Kırmızı olanlar için ayrı, beyazlar için ayrı bir sistem kurmuş.
Bir de sınıftaki küçük dönen oyuncak var, ona dakikalarca bakabiliyor.
Öğretmen önce “inat, uyumsuzluk” diye düşünüyor.
Sonra fark ediyor ki:
Aile bir çocuk psikiyatristine gidiyor.
Görüşmeler, gözlemler, testler derken; otizm spektrum bozukluğu tanısı konuyor.
O günden sonra aile şunu öğreniyor:
Erken dönemde başlanan oyun terapisi, dil ve konuşma terapisi, davranışçı yaklaşımlar, duyusal bütünleme çalışmaları ile Ali zamanla:
Ali hâlâ “nörotipik” çocuklar gibi değil.
Ama artık aile, onu “düzeltmeye çalışılan bir problem” olarak değil;
dünyayı farklı deneyimleyen bir çocuk olarak görebiliyor.
Herkes söylüyor ama içini doldurmak önemli:
Erken tanı ne işe yarar?
Şu işaretler varsa, “Bekleyelim, nasıl olsa açılır.” demek yerine bir uzmana danışmak faydalı olur:
Bunların hiçbiri tek başına “Kesin otizm.” demek değildir.
Ama “Bir çocuk psikiyatristi / çocuk nörolojisi / gelişimsel pediatri + çocuk psikoloğu / özel eğitimci ile görüşelim” sinyalidir.
Otizm tanısı alan pek çok aile şu cümlelerin ağırlığıyla geliyor:
Evet, çevresel faktörler, hamilelik süreci, beslenme, çevresel toksinler gibi konular hâlâ araştırılıyor.
Ama bugün elimizde olan net bilgi şu:
Tek bir sebebe bağlayabileceğimiz, “Şu yüzden otizm oldu.” diyebileceğimiz net bir neden yok.
Ve anne-baba suçlusu olan bir denklem hiç yok.
Bu süreçte sizin en çok ihtiyacınız olan şey:
Otizm tanısı, “artık her şey bitti” değil;
“Artık çocuğuma daha doğru şekilde destek olabilmem için elimde bir harita var.” demektir.
Çocuğun ihtiyacına göre en sık kullanılan alanlar:
Burada sihirli kelime “mucize” değil;
tutarlılık, sabır, işbirliği ve çocuğa saygı.
Otizm arttı demek, aslında biraz da şunu gösteriyor:
Artık farklı gelişen çocukları saklamıyoruz, görmezden gelmiyoruz, “yaramaz” deyip geçmiyoruz.
Ama toplumda hâlâ:
Otizmli bir çocuğun en temel ihtiyacı şudur:
Görülmek, anlaşılmak ve insan olarak kabul edilmek.
Etiket, dışlamak için değil;
İhtiyacı daha doğru anlamak ve destek vermek için var.
Evet, sayılar yükseliyor, tanılar artıyor, özel eğitim merkezleri çoğalıyor.
Bu cümle ürkütücü görünebilir; ama bir yanıyla çok kıymetli:
Otizm, “dünyaya yanlış gelmiş çocuklar”ın hikâyesi değil.
Otizm, dünyayı farklı deneyimleyen zihinlerin hikâyesi.
Ve bizim görevimiz, bu zihinleri “normal kalıba sokmak” değil;
Belki bugün, kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Ben, otizmli bir çocukla karşılaştığımda ne hissediyorum?
Merak mı, korku mu, yargı mı, şefkat mi?”
Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, hem kendi iç yolculuğumuzun,
hem de daha kapsayıcı bir toplum olma çabamızın başlangıç noktası olabilir.
Rabia Orhan
Paylaş :